10 Kas 2017

Öldüğünü Söyleme Sakın

Ata, bugün ilk şiirini 10 Kasım etkinliklerinde, Atatürk için okudu:
"Doktor doktor kalksana, lambaları yaksana..."

Evdeki ezberlerden birinde dayanamadı; "Ben Anıtkabir'e gidip, Atatürk'ü oradan çıkarıp doktora götüreceğim. Oradaki askerler kötü askerler mi Atatürk'ü hastaneye götürmüyorlar?" İzah etmeye çalıştım. Diretti yine.
Akşam üzeri Koç'un hazırladığı tanıtım filmini izlerken ağlamaya başladım. Yanıma geldi, "Merak etme Atatürk gelecek, az kaldı anne. Ağlamadan kibarca bekle." dedi. "Dönmeyecek oğlum neden anlamak istemiyorsun." deyiverdim düşünmeden.
Durdu bir müddet, büzdü dudaklarını; "Çünkü çocuk kalbim var benim. Sen öyle söyleyince hayallerim kırılıyor. Bir daha öldüğünü söyleme sakın." 


31 Eki 2017

Minik Ayaklar Üşümesin

Bitlis'te akşamları hava şimdiden -3 derece oluyormuş. Yatılı bir kasaba okulunda görev yapan bir öğretmen söyledi. "Bina buz gibi, devletin verdiği yakıt az, veliler kendi imkanları ile bir şeyler veriyor ama yetersiz." dedi. Direkt bana söylemedi ben üçüncü şahıs olarak dinledim. Annelerin ördüğü patikler giymekten aşınıyor, çoğunun ucu deliniyormuş. Çocukların çorapları delik, lastik terlikle yatana kadar duruyorlarmış. Hayali bile zor.

Ne yapabiliriz, üzülmekten başka. Çorap! Çocuklar harçlıklarıyla Bitlis'teki akranlarına çorap alabilir. Hem paylaşmayı, yardımlaşmayı öğrenir hem de iyilik yapmanın tadına varırlar. Evet, bütçeyi sarsmayacak ufacık bir hediye. Kalın çoraplar. Toplayabildiğimiz kadar. Evlerinden uzakta olan bu çocukların ayakları üşümesin. Ata'nın sınıfındaki velilere yazdım, şimdilik pek ses veren olmadı. Umarım katılım olur ama burada nicedir etkileşim halinde olduğum insanların el vereceklerine daha çok inanıyorum. 7-13 yaş aralığında kızlar için külotlu, erkekler için diz altı kışlık çoraplara ihtiyacımız var. 600 kişilik bir okul olduğu için bu kampanyanın çok fazla insana ulaşması gerekiyor. Yollamak isteyenler blog adreslerini belirterek, kargo adresi için bana yazabilir. Yollayamayıp gönlü o çocuklarla olanlar da duyurabilirse çok mutlu olurum. 

Paketler okula ulaşınca, fotoğrafları burada yayınlayacağım. Kalbinizin sıcaklığı, çocukları ısıtacak. İyiliğinize ihtiyaçları var.  

23 Eki 2017

Ağaç Mezarlığı

Alanya - Sapadere yangını senenin en büyük yangınıydı. 21 hektarlık ormanlık alan yok oldu. Ağaçlarla beraber, kaplumbağalar, sürüngenler, yuvadaki kuşlar da öldü.Yazın kavurucu sıcağında, alev alev yandı güzelim orman. Üzerimizden yangın helikopterleri geçerken, haberler yangının kontrol altına alınamadığını söylüyordu. Bu anlarda elin kolun balı kalıyorsun. Yakanlara küfrediyorsun çaresiz, bekliyorsun, ağlıyorsun cayır cayır.

Yangının üzerinden birkaç ay geçti. Orman şimdi ağaç mezarlığı gibi. Temizleme çalışmaları devam ediyor. Ağaçlar kesiliyor, işe yarayanlar kamyonlara doldurup, kereste fabrikasına gönderiliyor. Alan açılıyor, yeniden ağaçlandırma çalışmaları ne zaman başlayacak en ufak bir fikrim yok. Yöre halkının dilinde HES projesi dolaşıyor. Kasti miydi bilmiyorum.

Yangının en kuvvetli olduğu alana geliyoruz, korkunç bir fırtına. Bu havada! Sarıya çalan toprağı kaldırıp kaldırıp atıyor rüzgâr. Değil inip bakmak, araç bile geçemiyor o yoldan. Aşağıya doğru inince zeytinlikler arasında iki köylü, düşünceli. Devlet yanan bahçelerine destek vermemiş. Hala, gelip incelerler diye yanık ağaçları bahçelerinde tutuyorlar. Biraz sohbet ediyoruz; "İçim yanıyor." diyerek söze başlıyor birisi. "Uyuyup, uyandım ateş olmuş yanmış buralar." Sigarasından derin bir nefes çekiyor, gözlerini kısarak: "Doğma büyüme Sapadereliyim. Daha böyle bir rüzgâr görmedim. Sıcak havada bir rüzgar eserdi burada hünük der büyüklerimiz. Serinliği gelirdi. Yangından sonra hünük de yakar oldu. Ağaç yaprakları kavrulunca tozu toprağı tutamıyor. Hünük, ta yukarıdan vuruyor toprağın ateşini aşağıya."

Yangının ekosistem üzerindeki etkisi yıkıcı. Evrimleşerek tohumlarını toprak altında ısıya karşı dirençli hale getiren bitkiler hariç, yanan bu alanlarda eski bitki örtüsünden eser olmayacak. Ağaçlandırma için ilk aşamada insan eline ihtiyaç var. Ata, çok üzülüyor. Tek tek sarılmaya çalışıyor ağaçlara, "Beyki canlanıylay anne." dedikçe dağlanıp duruyor içim.








11 Eki 2017

Sarı Begonvil

Buralarda turistlerin en çok fotoğrafını çektikleri çiçek begonvil, hemen ardından ise zakkum geliyor. Begonvilin asıl çiçekleri bu renkli kılıfların içerisinde. Çiçekleri çevreleyen bu kılıfları, yapı olarak kağıt parçalarına benzetiyorum. Kuruyup düştükleri zaman bile biçimlerini koruyorlar. Bu çok yıllık tırmanıcıların en sık rastlanılan renkleri pembe ve mor lakin sarısı da beyazı bir başka güzel. 






26 Eyl 2017

Okulda ilk hafta

Ata, okul öncesi eğitime başladı. Buralarda sıklıkla bahsettiğim birleştirilmiş sınıflı köy okulundan yana seçimimizi kullandık. Daha evvel herhangi bir kreşe gitmemişti. Birkaç defa başarısızlıkla sonuçlanan oyun grubuna yollama girişimim olmuştu. Dizimin dibinde, bensiz tek gün geçirmeden büyüdü. Benim içe kapanıklığımdan o da etkilendi. Yalnızlığı sevdi, sürekli oyuncaklarını konuşturdu. Tek arkadaşı ben oldum. Bu durum, haliyle "Sınıf çok kalabalık, çok sesli." serzenişlerini getirdi.

Okulun ilk günü diğer velilerle birlikte koridorda bekledim. Bazı çocuklar, sınıf kapısını kapattırmıyor, bazıları ağlıyor, bazıları okula dahi girmek istemiyordu. Ata, bir köşede oturuyordu. İkinci gün veliler yarı yarıya azaldı. Ata yine köşedeydi bu defa elinde bir kitap vardı. Ertesi gün, çocuklar çizgi film izliyordu fakat Ata katılmak istemiyordu. Hafta boyunca bahçede oturdum. Annem önceden "Diğer velilerden uzak durursan, çocuğun dışlanır. Aralarına katıl. Annelerle sohbet et, unutma seni sevmezlerse ileride okul dışı etkinliklere Ata'yı davet etmezler." demişti. Bu tembih, aklımdan hiç çıkmıyordu. Yılların öğretmeni annem, beni çok iyi tanıyordu.

Ata için anne grubunun sohbetine katıldım lakin her zamanki gibi dikiş tutturamadım. Bir noktadan sonra konuşacak bir şey bulamıyordum. Sohbet, ilgimi çekmiyor bir yerde tıkanıyordu. Rol mu yapsam diye düşündüm. Tiyatral yeteneğe az çok sahip biriyim, kıvırabilirim. Klasik kadını oynamak ne kadar zor olabilir fakat bu sefer önümüzde uzun yıllar var. Nereye kadar başkası olacağım? En iyisi yine Burcu olmak. Önceki akşam bir dizi başlamış. Onun üzerine konuşma vardı, "Baktın mı diziye?" dedi biri. "Başakşehir maçı vardı, onu izledim." dedim. Kadının yüzünde kocaman soru işareti. "Avrupa Ligi, favori olduğu maçı alamadı, bir de gollü geçer..." cümlem bitmeden toparlandım. Ne diyorum ben yav, çocuğum dışlanacak. "Öyle işte." deyip bakışlarımı üzerimizi kaplayan iğde ağacının yapraklarına kaydırdım.  Kadın, önce şaşkın sonra 'cık cık cık' ifadesiyle başını diğer yöne çevirdi.


Günler geçerken bir köşede kitap okumaya başladım. Karşımda çocuğunu bekleyen bir köy kadını, oya yapıyordu. Biraz sohbet ettik, ineğini damızlamak üzerine, "Bir zaman paytrarı aradım, 'Besiye çekmeden öküze tohumlat.' dedi. Savkırınca sekiz saat geçmesi ilazımmış. Bi dutaydı eyiydi emme dutmadı." Bu sohbet çok tatlı geldi. O ve standart çizgisinin uzağında iki anne bulup, bahçede zaman geçirmeye başladık. Zaten hafta ortasından sonra bizden başka veli kalmamıştı. Bir ara, içlerinden birinin telefon numarasını kağıda yazarken; "Geçen gün de öğretmeninkini kağıda yazdın, kaldı mı böyle? Neden direkt telefona kaydetmiyorsun?" diye sordu. "Alışkanlık." dedim. "Zaten rehberimde on kişi yoktur." deyince şaşırdı. Ben de onlara tüm açıklığımla kendimden bahsettim. "Tek başına olmayı sevdiğimi, onlarla yazışmazsam yanlış anlamamalarını, bunun tamamen benden kaynaklandığını" söyledim. Garipsemiş olsalar da sanırım beni anlamak zorunda kaldılar.

Müdire ile Ata'nın uyum sürecini konuştuk "Çok zeki bir çocuk, kendi kuralları, kendi doğruları var. Bağımsızlığına düşkün. Toplumda böyle şeyler onay görmese de benim nazarımda birey olmanın en önemli evresidir.  Ata, yalnızlığı seviyor diye endişelenmeyin. Normal, kime göre normaldir?" deyince doğru yerde olduğuma bir kez daha kanaat getirdim.

Bir haftanın ardından pazartesi günü, öğle saatlerinde Ata ile konuşup eve döndüm. Eve geç ulaşmak için köy yolundan yürümeye başladım. Öğle yemeğini okula bırakıp dönen servis yanımda durdu, şoför eve bırakmayı teklif etti. Sıcakta yürümek zorladığından bindim. Hem Ata'yı emanet ettiğim şoförü daha yakından tahlil etme fırsatı da bulmuş oldum.

Eve girdim, ayakkabıları çıkarıp, çantamı yere attım. Uzaktan içeriye baktım. Salon, sabah telaşla bıraktığımız gibiydi. Ata'nın oyuncakları, kalemleri, koltuğun üzerinde asla yanından ayırmadığı oyuncağı Elmo. O noktada film koptu. Bulunduğum yere oturup ağlamaya başladım. Bu, ilk ayrılığımız. İçimde gurur, mutluluk ve hüzünle karışık bir ağlamak vardı. Fakat çabuk toparlandım, birkaç saat içerisinde gelecekti. Sevdiği yemeği pişirmek için mutfağa girdim.

Bu sabah ise ilk defa yalnız okula gönderdim. "Aykadaşlayım çok şımayık sevmiyoyum." diye söylendi. Servise bindirdim. Eve çıkınca, bir öncekinden daha ağır bir duygu çöktü üzerime. Henüz anahtar elimdeyken, yeniden çıktım evden. Okuldan ararlarsa, duymalıyım diye her zaman sessizde olan telefon hem sesi açık hem de elimde yürümeye başladım. Sadık Amca gördü, "Hayırdır Burcu?" dedi. Gözlerim dolmuştu, "Ata'yı servise bindirdim." dedim. Gülümsedi. "Sevinç gözyaşları olsun bunlar." dedi. Başımı salladım.  Ata'nın severek 'küçük öğretmenim' diye bahsettiği yardımcı stajyer öğretmeninden fotoğraflar geldi. Ata, sınıfta öğretmenin okuduğu kitabı dinliyordu. Gülümsedim, miniğim artık bebek değildi. Uzun yıllar sürecek eğitim hayatına ilk adımı atmıştı.

13 Eyl 2017

Gün Batımında Alanya

Kıyıdan uzaklaştıkça alçalıyor sesler.
Denizde kayıyor sarsak bir balık ve sulara batıyor ışık.








28 Ağu 2017

Altınbeşik Mağarası

Antalya'nın bakir ormanlık alanları arasında kalan dar ve uçurumlu bir yolu izleyerek Altınbeşik Mağarası Milli Parkı'na ulaşıyorsunuz. Milli parka giriş ücreti yok. İçeride gençlerin çalıştırdıkları ufak bir kahvehane var. Buradan mağarada turlamak için bot ya da kayık kiralayabiliyorsunuz. Kişi başı beş lira. Kış ve ilkbaharda sular yükseldiğinden ziyarete kapalı olan mağaranın atmosferi harika. Sarkık ve dikitler altında, buz gibi yer altı sularının üzerinde ilerliyorsunuz. Derinliği 44 metreye ulaştığından burada yüzmek yasak. Türkiye'nin en büyük, Avrupa'nın ise üçüncü büyük yer altı gölüne sahip mağaranın yaklaşık 2200 metrelik alanı araştırılmış, diğer kollarında ise inceleme sürüyormuş.






22 Ağu 2017

Eber Gölü

Afyon'da aynı adı taşıyan bir köyde bulunan Eber Gölü kuş gözlemi için çok önemli bir yer. Ancak burası, kuş gözlemciliği yerine avcılık ile anılır olmuş. Göl, labirent şeklinde uzuyor. Kopak adı verilen adacıklar üzerinde avcılık spordur bahanesi ile kuş öldürenler var. Avcılık ruh hastalığıdır!

Bu civarda yer alan evler terk edilmiş. Nasıl bir insansam yolum hep ıssızlığa varıyor. En sonunda Türkiye'nin en güzel terk edilmiş yerleri adı altında kitapçık yayımlayacağım.

Burası ne sebeple terk edilmiş bilmiyorum. Kıyıda kamış toplayan amcalardan birine sordum. Fikirsizdi. Sadece kayıkla gezmek isteyip istemediğimi sordu. Gezmek istersem vişne toplamaya giden ahbaplardan birini arayıp çağıracakmış. 3-4 saat süren göl gezintisi 100 liraymış. Zaman olsa değerlendirilebilecek teklif aslında ama dört saat nasıl geçecek, iyi bir fotoğraf makinesi ile kuşları görüntülersen belki...

Çevrede konaklanacak ya da yemek yenecek bir yer yok. Meyve bahçeleri arasından geçip göle ulaşıyorsun. Aslında avcı denen dallamalarla, dalaşma tehlikesi olmasa burası güzel bir kamp yeri. Üstelik korku faktörü de yanında.







10 Ağu 2017

Sarı Ahududu

Altın ahududu olarak da bilinen ahududu çalısı, bahçe çitlerimizde uzuyor. Meyvelerin, tatları baldan öte. Ekşinin en ufak tonu yok. Sıcak hava, olgunlaşan ahudutlarını hemen pörsüttüğünden dalında bozulmuş meyveler de görüyoruz. Bu durum en çok bahçeye dadanan kuşlara yaradı. Çalıya konmaları kolay olmasa da ara ara gelip ahudutlarını gagalıyor minnoşlar.




2 Ağu 2017

Rulodan Anıtkabir Yapımı

Ata ile evde sıklıkla etkinlik yaptığımızdan kağıt ruloları saklıyorum. Okul öncesi etkinliklerinde bu tür geri dönüşüm malzemeleri çok işimize yarıyor. Bu defa maket Anıtkabir yapmaya çalıştık. Rulo sütunları parmak boya ile boyayıp, yapıştırdık. Bitiminde Ata çok sevindi. Önce bir müddet başköşede sergiledi, ardından çevresine oyuncak askerler dizip 'Atatürk'ün evini koruma' temalı oyunlar oynadı.



26 Tem 2017

Ihlamur Mevsiminde Mudurnu

Saçak saçak yerlere sarkan ıhlamur çiçekleri, kıvrımlı dar sokaklar, ahşap oymalarla süslenmiş tarihi konaklar... Mudurnu küçük ve çok sevimli bir yer. Ufak çarşısında gezerken, tanıdık simalar arasında kendini belli eden yabancılar olmamıza rağmen dönüp bakanımız olmuyor. Burada ahilik anlayışı sürdürülmeye çalışılıyor. Bu öyle belli ki esnaflar, birbirlerine ve misafirlerine karşı büyük bir saygı içerisinde. Kimse bir şey satmaya çalışmıyor. Sadece gülümseyip, "Hoş geldiniz" diyorlar. Aslında bu misafirperverlik Mudurnu'nun genelinde böyle. Otobüs durağında oturan bir dede mesela, yanından geçip giderken "Hoş geldiniz." deyiveriyor.

Mudurnu öyle durağan ki sanki zaman bir yerde takılı kalmış, ilerlemiyor. Bir konağın fotoğrafını çekerken, cam önünde oturan tatlı teyze gülümsüyor. Elimle işaret ediyorum, "Fotoğraf çekebilir miyim?" diye. Kafasını sallıyor yavaşça. Bu yavaşlık, bu sadelik içine alıyor beni.

Aynı hislerle Göynük'e gidiyoruz. İki yer arası bir saatten az, coğrafya aynı lakin Göynük'e adım atar atmaz kafalar dönmeye başlıyor. Baştan aşağı süzmeler, fısıldaşmalar. Bu iki Bolu ilçesini birbirinden ayıran en önemli fark, belediye başkanlarının mensup oldukları parti. Mudurnu CHP, Göynük AKP'den. Mudurnu'da hemen her yerde Atatürk posteri varken, Göynük'te hiçbir ilinti kuramadığım Melih Gökçek afişleri. Mudurnu, çiçek bahçesi; Göynük pastahanesinde bile kara sineklerin uçuştuğu, kepçe ve damperli kamyonların işgal ettiği bir inşaat sahası. Bırakın tarihi dokusunu korusun sokaklar, bitmek bilmez bir asfalt aşkı var adamlarda.

Neyse sinirlenmeden bitireyim fakat öncesinde kaşık sapı mantısına değineyim. Mudurnu - Göynük yöresine ait bir yemek. Benim gibi et yemezler için harika bir seçenek. Yoğurtla hazırlanıp kurutuluyor. Sonrasında normal mantı gibi pişiriliyor. Lakin üzerine herhangi bir sos dökülmeden servis ediliyor. Ben oradayken, pazar kurulmuştu ev yapımı erişte, kaşık sapı mantı ve bu mantının üzerine serpilen keş peynirinden aldım. Keşke daha fazla alsaymışım. Kurutulmuş olunca kaç pişirimlik olduğu anlaşılmıyor. Alanya'ya döndükten bir hafta sonra stok tükendi. Annemle kurutulmuş halini yapmayı deneyeceğiz. Püf noktası bilen varsa, alırım bir dal.